Fırtınalı gözbebeklerinin derininde küçük bir yıldız gibi o sonsuz, onulmaz bakış beliriyordu hep: Artú, ben sana ne yaptım? Ne yaptım ben sana?
Belki de ölüm, fazla can sıkıntısını dengelemek için icat edilmiştir... Ne dersin, ha?
Özveri insanın biricik gerçek sapkınlığıdır.
Dikkatle bakarsan, evrendeki her şeye biçim veren o sanatçı ve sihirli elin bir belirtisini bulursun.
Bir yığın insan doğar doğmaz korkuya kapılır, her şeyden korkar, hep korkuyla yaşarlar! Onların hepsine yiğitliğin güzelliğini açıklamak istiyorum, yiğitliğin sefaleti, alçaklığı yendiğini!
Tüm dünya tarihinin ideali şu olmalıydı: Gerçek kralların onlarla aynı duygulara sahip halklarla karşılaşmaları. O zaman, büyük bir şey yapabilirler, geleceği bile fethetmeye koyulabilirlerdi!
Doğru, ölüm için büyük bir adam ile bir delikanlı arasında fark yoktur. Tüm yaratıklar eşittir onun gözünde!
Dinle, canlıların iki yazgısı olabilir: Arı olarak doğanlar, gül olarak doğanlar. İşçi arılar kraliçeleri için ne yaparlar? Gidip bütün güllerden azıcık bal çalar, peteklerine götürürler. Peki, ya gül? Gülün balı kendindedir. Gül balı en sevilen, en değerli bal! Aşık olduğu en tatlı şey, içindedir zaten: Onu başka bir yerde aramasına gerek yoktur. Ama bazen yalnızlıktan iç çeker güller, o tanrısal varlıklar! Cahil güller kendi gizemlerini bilmezler. Bütün güllerin ilki Tanrı'dır.
İkisi arasında, gül ile arı arasında, bence daha şanslı olan arıdır. Sonra yüce bir şansı vardır Arı Beyi'nin! Örneğin, ben Arı Beyi olarak doğdum. Ya sen, Wilhelm? Bana kalırsa sevgili Wilhelm, sen en tatlı yazgıyla ve en acı yazgıyla doğmuşsun: Hem arısın sen, hem gül.
İkisi arasında, gül ile arı arasında, bence daha şanslı olan arıdır. Sonra yüce bir şansı vardır Arı Beyi'nin! Örneğin, ben Arı Beyi olarak doğdum. Ya sen, Wilhelm? Bana kalırsa sevgili Wilhelm, sen en tatlı yazgıyla ve en acı yazgıyla doğmuşsun: Hem arısın sen, hem gül.
Hep döneceksin buraya, doğru; ama şunu eklemek isterim: Hiçbir zaman uzun kalmayacaksın burada. Bu konuda, sevgili küçük patron, düşlere kapılmak istemiyorum. Senin gibiler, damarlarında iki farklı kan taşıyanlar ne huzur bulurlar ne de memnun olurlar; oradayken burada olmak isterler, buraya döner dönmez de hemen kaçıp gitme isteği duyarlar. Oradan oraya dolaşıp duracaksın sen, hapisten kaçarmış gibi ya da birinin ardına düşmüş gibi; ama aslında kanına karışmış farklı yazgıların ardından gideceksin, çünkü senin kanın çifte hayvan gibidir, bir griffon, bir denizkızı gibi. Zevkine uygun arkadaşlar bula-bilirsin, dünyada rastlanan onca insan arasında; ama sık sık yalnız kalacaksın. Karışık bir kan nadiren arkadaşlarla birlikte olmaktan memnuniyet duyar: Onu gölgeleyen bir şey vardır hep, ama aslında kendi kendini gölgeleyen odur, birbirini gölgeleyen hırsız ile hazine gibi.
Aslında sen, bir yerde onu bekleyecek bir karıları yoksa yüreklice ayakta duramayan erkeklerdensin.
Adın ne önemi var? Başka adla çağır dilersen gülü.
Daha mı az güzel kokar?
Daha mı az güzel kokar?
O şimdi şu anda..." diye düşünür düşünmez içimde büyük bir yırtılma duyuyordum, sanki zihnimde siyah bir perde yırtılıyormuş, olağanüstü romanların şimşekleri çakıyormuş gibi.
Belki yitik değil ama hiç var olmamış gibi!
Bir tek babamın özgürlüğü incitici gelmiyordu bana, tersine güven verici geliyordu, o hüzünlü yüksekliğin üstünde mutluluğun biricik kesinliği gibi. Rüzgârda şişen mavi gömleği, gemicilerin adımları gibi biraz salınan hızlı, zarif adımlarıyla yengiyle sonuçlanan bir serüvenin, büyüleyici bir erkin müjdecisi gibi görünüyordu bana.
Her davranışının, her konuşmasının dramatik bir yazgısallığı vardı benim için. Gerçekten de kesinliğin imgesiydi o, her söylediği, her yaptığı, yaşamının ilk ilkelerini çıkarsadığım evrensel bir yasaya uyuyordu. Onunla birlikte olmanın en büyük kışkırtısı burada yatıyordu.
İnsana özgü hiçbir kaprise yoramadığım babamın somurtkanlığı benim için günün kararması gibi görkemli, kimi gizemli olayların belirtisi, evrensel tarih gibi önemliydi.
Ama gözlerini kaldırıp bana bakacak olsa suskun görkemi küçüklüğümün bilincine varmaya çağırıyordu beni. Kocaman bir yunusun karşısında bir hamsi gibi kalıyordum.