Adorna şurada haklıydı:”Yanlış hayat, doğru yaşanmaz.”Şimdi bunu bir adım daha ileri götürmek gerekiyor: yanlış hayat doğru anlatılmaz.
Gücünü doğruyu söyleyemeyen, o koşullarda doğrusu zaten olmayan bir yanlıştan almıştır.
Gitmek yönündeki tercihlerimiz, sevdiklerimize zalimce gelebilecek özgürlük arayışımız kadar, bazen kalmak zorunda olduğumuz için çektiğimiz sıkıntının, şu bitmek bilmeyen ev ödevlerinin de payını görüyorum. Çok sonra, işler yolunda gider, şu ödevler biterse eğer, belki bir gün bize de bizi söyler:”GERİ DÖN! Her şey affedildi.
Gitmek ya da kalmak: Evin bize dayattığı- yoksa bağışladığı mı demeliyimdim- bir ikilem bu.
Ne taşralı ne de şehirli olarak büyür memur çocukları.
“İmkansız seçeneğin” kaynağı ev; arzuyu yaratan da doyurmadan bırakan da orası çünkü.Bizde en çok sıkıntı uyandıran anlar yalnız olduğumuz anlardan çok, başkalarının yanında kendimizi yalnız hissettiğiniz anlar değil mi?
Her çocuk ergeç aynı şeyi yaşar: bir zaman gelir, onun için ev olmaktan çıkar ev. Ne erken çocuklukta olduğu gibi keşfedilecek bir dıştır artık, ne de dış dünyaya karşı sığınılacak bir iç. Tam olarak ne zaman yaşarız bunu: evin dışarıya karşı bir sığınak olduğu kadar bir engel de olduğunu fark ettiğimiz an mı? Evin geçici, ana babamızın güçsüz, ölümlü olduğunu sezdiğimiz an mı? Yoksa evin bize bir iç dünya bağışlarken aynı zamanda büyük bir iç sıkıntısı da verdiğini, bir iç dünyası olmanın bedelini bu iç sıkıntısı olduğunu fark ettiğimiz an mı?