“Rüzgâr, dalgalar, kuşlar ve yıldızlar sadece sizin duyabileceğiniz bir şarkıyı fısıldıyor.
Birden neyin şarkısını söylediklerini anlıyorsunuz.
Birden neyin şarkısını söylediklerini anlıyorsunuz.
“Nedir bunlar?
Şu yıldızlar nedir?
Niçin titreşirler?
Ne kadar uzaktalar?”
Şu yıldızlar nedir?
Niçin titreşirler?
Ne kadar uzaktalar?”
İnsansınız ne de olsa, avcıların en güçlüsü.
“Sonra aniden, uzaklardan gelen vahşi bir çığlıkla yerinizden sıçrayıp gözlerinizi karanlığa dikiyorsunuz.
Ardından… sessizlik.”
“Sonra aniden, uzaklardan gelen vahşi bir çığlıkla yerinizden sıçrayıp gözlerinizi karanlığa dikiyorsunuz.
Ardından… sessizlik.”
Evren muazzam bir yer.
İki yıldızın, gökadaların, gökada kümelerinin arasında akıl almaz boyutta hacimler var.
Ama boşluk yok.
Sadece birbirine uzak cisimlerin, birbirlerine hiç dokunmadan, kuvvet taşıyıcı denen parçacıkların değişimi sayesinde etkileşime girmelerine izin veren alanlar var.
Alanlar her şeyi her şeye bağlıyor.
İki yıldızın, gökadaların, gökada kümelerinin arasında akıl almaz boyutta hacimler var.
Ama boşluk yok.
Sadece birbirine uzak cisimlerin, birbirlerine hiç dokunmadan, kuvvet taşıyıcı denen parçacıkların değişimi sayesinde etkileşime girmelerine izin veren alanlar var.
Alanlar her şeyi her şeye bağlıyor.
Seni gelmiş geçmiş simülasyonların en iyisinde uçuracağım.
Dünya şiddet, açgözlülük ve merak karışımı bir sürecin sonunda daha iyi öğrenildi.
Doğa, biz insanların neyi
akla yatkın bulduğuyla ilgilenmez.
akla yatkın bulduğuyla ilgilenmez.
+Bir metre daima bir metredir, değil mi?
-Pek değil.
Kimin baktığına göre değişir
-Pek değil.
Kimin baktığına göre değişir
Kendinizi uzay giysisiyle Dünya'da hayal edin ve sırtınıza bir çift roket tutturulduğunu düşünün.
Yakıtı asla bitmeyen roketler.
Mevcut hayatınıza veda ediyor ve havalanmaya hazırlanıyorsunuz.
Uzaya doğru.
Yakıtı asla bitmeyen roketler.
Mevcut hayatınıza veda ediyor ve havalanmaya hazırlanıyorsunuz.
Uzaya doğru.
Henüz bilmiyorsunuz ama şu anda 300 milyar yıldızlı, adına Gökada (galaksi) denmiş bir topluluğun merkezine doğru yol alıyorsunuz.
Durup düşününce, 300 milyar yıldız gücünde bir topluluğun merkezinde özel bir şeyler olması gerektiğine inanıyor insan.
Durup düşününce, 300 milyar yıldız gücünde bir topluluğun merkezinde özel bir şeyler olması gerektiğine inanıyor insan.
Gündelik yaşamımızda madde ile enerji arasındaki değişim oranından çok, para birimleri arasındaki değişim oranına alışkınız.
Dolayısıyla E=mc'nin doğa açısından iyi bir anlaşma olup olmadığını anlamak için aynı değişim oranının, JFK Havaalanı'nda sterlinin (ilk kütle) ABD dolarına (karşılığında elde edilen enerji) çevrilmesi işleminde önerildiğini düşünün.
Bu durumda döviz kuru da c² oluyor. "c" ışık hızını temsil ediyor ve "c" de ışık hızının kendisiyle çarpımı oluyor.
Siz bu kurla bir sterlin karşılığında 90 milyon kere milyar dolar alıyorsunuz.
Hiç de fena bir anlaşma sayılmaz hani.
Hatta doğadaki en iyi kur oranıdır bu.
Her bir nükleer füzyon reaksiyonunda kaybolan kütle elbette ki oldukça küçüktür.
Ancak Güneş'in kalbinde her saniye o kadar çok atom füzyona uğrar ki açığa çıkan enerji muazzam boyutlara ulaşır ve o enerjinin de bir yere gitmesi gerekir.
Bu yüzden de yıldızın merkezinden uzağa, uzaya doğru, mümkün olan her şekilde ilerler.
Nihayetinde, bu nükleer füzyondan doğan enerji, her şeyi merkeze doğru bastıran kütleçekimi dengeleyerek yıldızın boyutunu istikrarlı hale getirir.
O olmasa ve tek oyuncu kütleçekim olsa Güneş giderek büzüşürdü.
Dolayısıyla E=mc'nin doğa açısından iyi bir anlaşma olup olmadığını anlamak için aynı değişim oranının, JFK Havaalanı'nda sterlinin (ilk kütle) ABD dolarına (karşılığında elde edilen enerji) çevrilmesi işleminde önerildiğini düşünün.
Bu durumda döviz kuru da c² oluyor. "c" ışık hızını temsil ediyor ve "c" de ışık hızının kendisiyle çarpımı oluyor.
Siz bu kurla bir sterlin karşılığında 90 milyon kere milyar dolar alıyorsunuz.
Hiç de fena bir anlaşma sayılmaz hani.
Hatta doğadaki en iyi kur oranıdır bu.
Her bir nükleer füzyon reaksiyonunda kaybolan kütle elbette ki oldukça küçüktür.
Ancak Güneş'in kalbinde her saniye o kadar çok atom füzyona uğrar ki açığa çıkan enerji muazzam boyutlara ulaşır ve o enerjinin de bir yere gitmesi gerekir.
Bu yüzden de yıldızın merkezinden uzağa, uzaya doğru, mümkün olan her şekilde ilerler.
Nihayetinde, bu nükleer füzyondan doğan enerji, her şeyi merkeze doğru bastıran kütleçekimi dengeleyerek yıldızın boyutunu istikrarlı hale getirir.
O olmasa ve tek oyuncu kütleçekim olsa Güneş giderek büzüşürdü.
Yıldız serpiştirilmiş, karanlık bir fonun içinde akıp giden mavi bir inci...
Bundan 4 milyar yıl kadar önce genç gezegenimize Mars büyüklüğünde başka bir gezegen çarpmış.
Çarpışma, gezegenimizden büyük bir parçanın koparak uzaya fırlamasına neden olmuş.
Bunu izleyen bin yıllık dönemde çarpışmayla saçılan tüm döküntü birleşerek Dünyamızın yörüngesinde dönen tek bir küreye dönüşmüş.
Böylece şimdi üstünde durduğunuz Ay da hayatına başlamış.
Çarpışma, gezegenimizden büyük bir parçanın koparak uzaya fırlamasına neden olmuş.
Bunu izleyen bin yıllık dönemde çarpışmayla saçılan tüm döküntü birleşerek Dünyamızın yörüngesinde dönen tek bir küreye dönüşmüş.
Böylece şimdi üstünde durduğunuz Ay da hayatına başlamış.
Ne mavi bir gök var burada ne de rüzgâr.
Tepede ise Dünya'nın herhangi bir yerinde görebileceğinizden çok daha fazla yıldız var ve hiçbiri de titreşmiyor.
Tüm bunların nedeni ise Ay'da atmosfer olmaması.
Ay toprağında uzay, yerin bir milimetre üstünden başlıyor.
Yüzeye serpilmiş yara izlerini silip yok edebilen hava koşulları yok.
Dört bir yan kraterlerle, bir zamanlar bu çorak topraklara düşmüş şeylerin zamanda donmuş anılarıyla kaplı.
Ay'ın Dünya'ya bakan tarafına doğru ilerlemeye başladığınızda, uydunun doğumuyla başlayan tüm geçmişi, sihirli bir biçimde zihninizi dolduruyor ve siz sersemlemiş halde başınızı eğip ayaklarınızın altındaki toprağa bakıyorsunuz.
O ne şiddet öyle!
Tepede ise Dünya'nın herhangi bir yerinde görebileceğinizden çok daha fazla yıldız var ve hiçbiri de titreşmiyor.
Tüm bunların nedeni ise Ay'da atmosfer olmaması.
Ay toprağında uzay, yerin bir milimetre üstünden başlıyor.
Yüzeye serpilmiş yara izlerini silip yok edebilen hava koşulları yok.
Dört bir yan kraterlerle, bir zamanlar bu çorak topraklara düşmüş şeylerin zamanda donmuş anılarıyla kaplı.
Ay'ın Dünya'ya bakan tarafına doğru ilerlemeye başladığınızda, uydunun doğumuyla başlayan tüm geçmişi, sihirli bir biçimde zihninizi dolduruyor ve siz sersemlemiş halde başınızı eğip ayaklarınızın altındaki toprağa bakıyorsunuz.
O ne şiddet öyle!
Kıpkızıl bir Ay ufkun en uzak yerinde beliriyor ve daha ne olduğunu anlayamadan kendinizi Dünya atmosferinin dışında, gezegenimizi tek doğal uydumuzdan ayıran 380.000 kilometrelik boşlukta uçarken buluyorsunuz.
Uzaydan bakıldığında Ay, Güneş kadar beyaz görünüyor.
Uzaydan bakıldığında Ay, Güneş kadar beyaz görünüyor.
Hayaletimsi bedeninizden bir şok dalgası geçiyor ve patlamadan geriye sadece dört bir yana püsküren toz parçaları kalıyor.
Yıldız yok oldu gitti.
Tanrılara layık bir hızla, yıldızlararası boşluğa yayılmış, rengarenk ve görkemli bir buluta dönüştü.
Yıldız yok oldu gitti.
Tanrılara layık bir hızla, yıldızlararası boşluğa yayılmış, rengarenk ve görkemli bir buluta dönüştü.
Sarmallar uzayda adeta ışık hızında patlamalar yaratıyor.
Karşınızdaki manzaranın her yönüyle ürkütücü bir güzelliği var.
Karşınızdaki manzaranın her yönüyle ürkütücü bir güzelliği var.
Hayretler içindesiniz; bir soru geliyor aklınıza: Hangi devasa ısı kaynağı böyle bir dünyayı tümden sıvılaştırabilir ?