Erkekler kadınlar gibi değildiler, otomatiğe alınmış, her dokunuşa cevap veren iradesiz cinsellikleriyle öylesine zayıf, öylesine kontrolsüzdüler ki... İnsan, bu kadar zayıf bir organizmanın binlerce yıldır gezegeni yönetiyor, kurallar koyuyor, kararlar veriyor, sporu bile anlamsız hale getirip savaşa çeviriyor olmasına ve periyodik aralıklarla savaşlara ihtiyaç duyan bu kadar başarısız bir sistem kurmasına hayret ediyordu...
Kasta istedikleri kadar güçlü olsunlardı, gönülleri kadınlar kadar sağlam değildi ki. Kadının bedenindeki kudretten habersiz ve kadını güçsüz görecek kadar kaybolmuş...
Kasta istedikleri kadar güçlü olsunlardı, gönülleri kadınlar kadar sağlam değildi ki. Kadının bedenindeki kudretten habersiz ve kadını güçsüz görecek kadar kaybolmuş...
İnsanın canı her zaman yarasındaydı ve aşk eğer yaraya dönüşmüşse en büyük yaraydı.
İnsan olmayı başarabilmek için doğduğunu anlamadıysan, hangi dine inandığının hiçbir anlamı yok.
Sanki eksik değilsen doğmuyordun bu gezegene. Burası dünya, eksik ruhların gezegeni... Kalbimizdeki duygu eksik, zihnimizdeki düşünce eksik, bilgimiz eksik, azmimiz eksik, motivasyonumuz eksik, nefesimiz eksik, suyumuz eksik, huyumuz eksik... Çünkü hayatımız eksik...
Sahtelik içinde, yalanların üzerine sadece ihtiyaçlarını gidermek için bir ilişki kurmaya çalışmak aslında küflenmek gibiydi. Bu küf insanı içeriden bitirir, ruhu öyle zehirlerdi ki geriye umutsuzluk kalırdı ve umutsuzluk ruhun zehiriydi.
Zor zamanlarda kendimize söylediğimiz yalanlar degerliydi ama giderek eskiyordu hepsi ve yerine yenileri bulunamıyordu.
Uyanmanın vakti belki de gelmişti.
Uyanmanın vakti belki de gelmişti.