Neyse, şimdi onların “hoca”larının yazdıklarını buraya koyup, karşılaştırmasını tarafsız göz’e bırakırsam, çok büyük nefret ederler benden; o kadarını istemiyorum. En azından şimdilik…(sf.269)
Şimdi bazıları, “hayâl kahramanı” falan diye atıp tutuyor ya, Mirzabeyoğlu’na… Yâni Üstad Necib Fazıl’ın dediğini diyemeyenler, “fikir kahramanı”, hattâ “500 yıldır beklenen mütefekkir – fikir adamı” diyemeyenler… Buyursunlar, kendi okuduklarıyla, avunduklarıyla karşılaştırsınlar… Onların gözyaşartıcı masallarına benziyor mu, benzemiyor mu?(sf.269)
Ben mevzunun uzmanı değilim. Yalnız, Salih Mirzabeyoğlu “Sefine” adlı eserden bu yana, yâni yayınlanmış 16 cilt (dile kolay!) eser boyunca çeşitli yönleriyle ele alıyor ve anlatıyor bu mevzuyu ki, onları takib ediyorum ve ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Özellikle “Ölüm Odası B-Yedi”ye bir göz atarlarsa, orada anlamayacakları ve kendilerini ilgilendirmeyen pek çok şey yanında, kolayca anlayacakları, tam da aradıkları sahneler ve tasvirler de var. İllâ beni buradan uğraştırmasınlar. En fazla 50 kâğıdı ceplerine koysunlar: Gölge Kitabevi, Fatih’te, kime sorsan gösterir…(sf.243)
Yaklaşık iki cilt hâlinde yayınlanan ve 1500 sayfayı bulan “Ölüm Odası B-Yedi” isimli esere göz attığına dair hiçbir ipucu yok. Bana bir tek “Telegram” isimli kitabın ismini verdi ki, eğer kendisi istihbaratçı falansa, istihbaratçıların yayınlanmadan önce o kitaba bir süreliğine el koyduklarını, epey karıştırdıklarını anlatmıştım. Tabiî aradıkları “kolayca anlayacakları” verileri bulamadılar o kitabta, şimdi buraya gelip benden bir şeyler sızdırabilir miyiz hesabındalar…(sf.243)
Salih Mirzabeyoğlu, Nokta dergisiyle yaptığı röportajda böyle bir roman yazdığını ve onda bir nevi “zamanımızın topoğrafya haritasını” çıkaracağını söylemişti; “içinde zamanımıza ait herkesin ve her şeyin kendini bulabileceği bir eser”… Öyle sanıyorum ki, yukarıda anlatmaya çalıştığım “Kabalistik Türk müslümanlığı” felsefesine ve onların teknolojilerine tam karşılık gelen bir yönü oldu veya olduğu düşünüldü bu romanın. Bu anlamıyla bakarsak, Salih Mirzabeyoğlu‘nun “Telegram” adlı eseri, bir yerde Tilki Günlüğü’nün karşı kutbunu, onun neye karşı geldiğini gösteren bir eser olmuştur, diyebiliriz.
Hâsılı benim adım Hıdır, kafamın bastığı budur.(sf.242)
Hâsılı benim adım Hıdır, kafamın bastığı budur.(sf.242)
Uzun zamandır okuyamıyorum Tilki Günlüğü. Aslında okumalıyım; bizim arkadaşlar, günlük olarak, her günün tarihine göre okurlar onu. Ben felsefeden biraz anlarım, edebiyattan da bir parça anlarım. Fakat çok derunî şeyleri anlamıyorum, açıkça itiraf edeyim. Tasavvufî olsun, hermetik veya kabalistik olsun, okumaya çalışmışlığım var ama, olay aklımın kestiğinin ötesine gitti mi, kafam duruyor. Bu kitabla ilgili şu kadar yıllık tecrübelerimden geriye –buradaki birçok arkadaş sorduğu için söylüyorum- söyleyebileceğim de ancak şu kadar:(sf.241-242)
Ben bu hâdiseyle ilgili, bunun neden böyle olmuş ve neden Salih Mirzabeyoğlu‘nu hedef seçmiş olabileceğini düşündükçe -inanır mısınız- başlıca şu sebebe bağlıyorum: Tilki Günlüğü… Gerçekten de, bu roman çıktığından beri, bu tür olaylar hiç eksik olmadı. Ona edebiyat çevrelerinden önce istihbarat servisleri yoğun ilgi gösterdi. Her sorguda, her gözaltına alınana “Tilki Günlüğü’nden ne anlıyorsun?” diye ince ince soruldu ve cevabları rapor edildi. Böyle bir şeyi düşünebiliyor musunuz? Ne demek olduğunu? Üzerinde hiçbir kanunî kovuşturma olmayan bir roman, hiçbir edebiyat çevresinin ilgisini çekmemiş, sıradan okuyucuya ilk okuyuşta tatsız tuzsuz gelebilecek bir roman… Ve bütün olayların, sorguların, araştırmaların merkezinde!(sf.241)
Kitabın geri kalan bölümünde de, “Telegram – zihin kontrolü” denilen hâdisenin mitolojik, teknolojik ve politik alt yapısı, elektromanyetik saldırı sırasında ne tür fikirlere, tekniklere ve metodlara başvurulduğu falan anlatılıyor… Çok anladığım bir şey değil, bu Telegram konusu… Olayın üzerinde derinlemesine araştırma yapan, bu mevzuda uluslararası literatürü tarayan ve yabancı ülkelerdeki Telegram kurbanlarıyla görüşen arkadaşlar var. Zaman zaman Baran, Aylık, Akademya, Furkan gibi dergilerde yer veriyorlar.(sf.241)