Ölümün adımı fısıldayarak, beni karanlıklara çağırarak, tatlı bir rehavete sürükleyerek gelmesinden önceki şu günlerde, dünyadan istediklerimin henüz bitmediğini anladığım zamanlar oluyor.
Rüyalar herkesin yalnızca kendisine aittir,acılar gibi aynı.
Geceleyin hiçbir kelime gökyüzünde en ufak bir değişim yaratamaz. Kelimeler onu ne aydınlatmaya ne de garipliğini azaltmaya yarar.
Geceleri kendime doğruyu söylüyor olmam neden önemlidir, gerçeğin dünya üzerinde bir kerecik de olsa söylenmiş olması neyi değiştirir bilmiyorum. Zira dünya, sessizliğin hüküm sürdüğü bir yer, geceleyin kuşlar da gidince gökyüzü engin bir sessizlik diyarı.
Ölümün zamana ve sessizliğe ihtiyacı vardır.
Dünya nefesini tutarken ben tüm hatıraları içime hapsediyorum.
Artık gözyaşlarına ihtiyaç duymuyor olmam içimi rahatlatmalı ama iç rahatlığı peşinde değilim ben, yalnızlık istiyorum sadece, doğru olmayan hiçbir sözün ağzımdan çıkmayacağından emin olmanın buruk hoşnutluğunu bir de.
Lakin anladım ki gülümsemeye ihtiyacım yok artık benim. Tıpkı gözyaşlarına da ihtiyacım olmadığı gibi.
Nasıl bir başkasının soluğunu soluyamazsam, bir başkasının kalbinin atmasını, kemiklerinin erimemesini, derisinin buruşmamasını sağlamak nasıl elimden gelmezse, söyleyebileceklerimden fazlasını söylemem de mümkün değil.
Oysa bedenim kanla kemikle olduğu kadar hatıralarla da dolu benim.
Belki gözümü uyku tutmayacak kadar yaşlanmışımdır. Belki uykudan sağlayabileceğim bir fayda kalmamıştır artık. Belki ne rüya görmeye ihtiyacım vardır, ne de dinlenmeye. Belki gözlerim yakında sonsuza dek kapanacaklarını biliyorlardır.