Şehrin en gürültülü caddesinin hemen arkasında, zamanın durduğu o sahaf dükkanına girdim. Raflar, okunmayı bekleyen binlerce ruh gibi sessizce üzerime eğiliyordu. Rastgele bir kitap çektim raftan; eski, cildi hafifçe soyulmuş bir şiir kitabıydı.
Kapağını açtığım an, içinden sararmış bir kağıt parçası kucağıma düştü. Üzerinde sadece iki cümle yazılıydı: "Bu satırı okuyorsan, artık yalnız değilsin. Ben de tam burada, bu kelimenin üzerinde durmuştum."
O an anladım ki, kitaplar sadece hikaye anlatmaz; onlar, bizden önce oradan geçenlerin bıraktığı ayak izleridir. O meçhul el yazısının sahibini bulmak için sayfaları tek tek çevirmeye başladım. Her altı çizili kelime, beni hiç tanımadığım birinin kalbine biraz daha yaklaştırıyordu.
Belki de aradığım şey o kağıdın sahibi değil, kendi hikayemin eksik parçasıydı.
Parmaklarım sararmış kağıdın kenarlarında gezinirken, dükkanın arka köşesinden eski bir radyonun cızırtısı yükseldi. Tam o sırada, rafların gölgesinden bir ses duyuldu:
"O kitabın içindeki notu arıyorsanız, boşuna çevirmeyin sayfaları. Cevabı kitabın sonunda değil, o notun yazıldığı tarihte gizli."
Başımı kaldırdığımda, elinde tozlu bir fihristle bana bakan yaşlı sahafı gördüm. Gözlüklerinin üzerinden öyle bir bakıyordu ki, sanki sadece kitabı değil, benim o anki yalnızlığımı da okuyordu. Yanına yaklaştım, sesim titreyerek sordum:
"Siz mi yazdınız bunu?"
Hafifçe gülümsedi. "Hayır," dedi. "Onu yirmi yıl önce, tam da senin durduğun yerde duran bir kadın bırakmıştı. Her gelenin o notu bulmasını, ama sadece 'doğru kişinin' sormasını bekledi. Kitaplar, doğru okuru bulana kadar uyuyan sessiz mektuplardır evlat."
Notu avucumun içinde sıktım. Kağıdın arkasını çevirdiğimde, neredeyse silinmiş bir mürekkeple bir adres ve bir isim yazılıydı. Kalbim, bir romanın en heyecanlı yerinde kalmışım gibi hızla çarpmaya başladı. Belki de bu not bana yazılmamıştı ama bu hikayeyi bitirmek artık benim görevimdi.
Dükkandan dışarı çıktığımda yağmur başlamıştı. Kitabı göğsüme bastırdım. Artık sadece bir okur değildim; bir hikayenin yaşayan parçasıydım.
Elimdeki kağıtta yazan o eski adrese ulaştığımda, karşımda beklediğim gibi görkemli bir ev değil; sarmaşıkların istila ettiği, pencereleri zamana direnen terk edilmiş bir köşk buldum. Kapının paslı tokmağını vurduğumda içimdeki o çocuksu heyecan, yerini derin bir sessizliğe bıraktı.
Kimse açmadı.
Bahçedeki taş banka oturdum ve kitabı dizlerime koydum. Notu tekrar okudum: "Bu satırı okuyorsan, artık yalnız değilsin." O an anladım; o notun sahibi orada değildi, belki de hiç olmamıştı. O adres, bir insana değil, bir duyguya çıkıyordu. Sahafın bahsettiği o "doğru kişi", adrese ulaşan değil, o nottaki yalnızlığı kalbinde hisseden kişiydi.
Cebimden bir kalem çıkardım. Kitabın en son, bembeyaz sayfasına şu satırları ekledim:
"Bazı hikayeler bitmek için değil, devredilmek için yazılır. Ben buradaydım, bu notu buldum ve artık yalnız değilim. Şimdi sıra sende."
Kitabı bahçedeki bankın üzerinde, yağmurun ulaşamayacağı kuytu bir köşeye bıraktım. Arkama bakmadan uzaklaşırken içimde garip bir hafiflik vardı. Artık o meçhul el yazısının peşinde değildim; ben artık o hikayenin kendisiydim.
Bazı adresler bizi birine götürmez, bizi kendimize getirir.
❤️
Dilek Kartal avcı
@dilekkartalavci
7 görüntülenme