Inceleme ~Hüzünlü Hayvan
Latince kadim bir söyleyiş vardır: Omne animal triste post coitum – “Birleşme sonrası her hayvan hüzünlüdür.” Alman yazar Monika Maron, bu derin ve melankolik cümleden ilhamla yazdığı Animal Triste’de (“Hüzünlü Hayvan”) bir kadının yüz yaşına merdiven dayamış halinden geriye dönüp baktığı, saplantılı bir aşkın anatomisini çıkartıyor. Roman, müzede çalışan yaşlı anlatıcının, evli bir adam olan Franz’a duyduğu tutkuyu, hafızasının kırık aynasından yansıtmasıyla ilerliyor.
Animal Triste’nin en güçlü yanı, şüphesiz psikolojik derinliği ve anlatımın şiirselliğidir. Maron, bir kadının aşkı nasıl bir varoluş biçimine, neredeyse bir dine dönüştürebileceğini öylesine ustalıkla işler ki, okurken altını çizmeden duramazsınız. “Hatırlamanın unutmamakla hiçbir ilgisi yok” gibi cümleler, roman bittikten sonra bile zihninizin bir köşesinde yankılanır. Ayrıca kitap, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; savaş travmaları, Berlin Duvarı’nın gölgesinde geçen bir dönem ve kadın olmanın toplumsal yansımaları da satır aralarında incelikle verilir.
Ne var ki, aynı derinlik bazı okurlar için bir handikaba dönüşebilir. Anlatıcının Franz’a olan saplantılı bağlılığı, romanın belirli bir noktasından sonra “Yeter artık, kendine gel!” dedirtecek kadar yorucu hale gelebilir. Maron, hafızanın doğasına sadık kalmak için kronolojik sırayı kasıtlı olarak bozar, geçmişle bugün arasında sürekli sıçrar. Bu parçalı anlatı, her şeyin net ve sırayla açıklanmasını bekleyen okurları çıldırtabilir. Ayrıca romana sinmiş olan melankoli dozu oldukça yüksektir; neşeli, umut dolu bir kitap arayanlar için Animal Triste tam bir hayal kırıklığı olabilir. Karakterle özdeşim kurmak da herkese göre değildir: kendini dünyadan tecrit etmiş, huysuz bir yaşlı kadının dünyasına girmek sabır ister.
Kısaca;
Animal Triste, klişe aşk romanlarından sıkılıp edebiyatın gücüyle insan ruhunun en karanlık koridorlarında dolaşmak isteyenler için tam bir başyapıt. Ne var ki, herkesin seveceği bir kitap değil. Hızlı aksiyon, net olay örgüsü veya iyimser bir final bekleyen okurları hayal kırıklığına uğratabilir. Bana sorarsanız, bu romanı okumak bir aynaya bakmaya benzer; yansımanızı olduğu gibi görmeye hazırsanız, içinizdeki “hüzünlü hayvan”la yüzleşmek istiyorsanız mutlaka şans verin. Ama ruh haliniz hassassa, biraz neşeye ihtiyacınız varsa, daha aydınlık kitaplara yönelin derim. Keyifli, ama biraz buruk okumalar.:(
Latince kadim bir söyleyiş vardır: Omne animal triste post coitum – “Birleşme sonrası her hayvan hüzünlüdür.” Alman yazar Monika Maron, bu derin ve melankolik cümleden ilhamla yazdığı Animal Triste’de (“Hüzünlü Hayvan”) bir kadının yüz yaşına merdiven dayamış halinden geriye dönüp baktığı, saplantılı bir aşkın anatomisini çıkartıyor. Roman, müzede çalışan yaşlı anlatıcının, evli bir adam olan Franz’a duyduğu tutkuyu, hafızasının kırık aynasından yansıtmasıyla ilerliyor.
Animal Triste’nin en güçlü yanı, şüphesiz psikolojik derinliği ve anlatımın şiirselliğidir. Maron, bir kadının aşkı nasıl bir varoluş biçimine, neredeyse bir dine dönüştürebileceğini öylesine ustalıkla işler ki, okurken altını çizmeden duramazsınız. “Hatırlamanın unutmamakla hiçbir ilgisi yok” gibi cümleler, roman bittikten sonra bile zihninizin bir köşesinde yankılanır. Ayrıca kitap, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; savaş travmaları, Berlin Duvarı’nın gölgesinde geçen bir dönem ve kadın olmanın toplumsal yansımaları da satır aralarında incelikle verilir.
Ne var ki, aynı derinlik bazı okurlar için bir handikaba dönüşebilir. Anlatıcının Franz’a olan saplantılı bağlılığı, romanın belirli bir noktasından sonra “Yeter artık, kendine gel!” dedirtecek kadar yorucu hale gelebilir. Maron, hafızanın doğasına sadık kalmak için kronolojik sırayı kasıtlı olarak bozar, geçmişle bugün arasında sürekli sıçrar. Bu parçalı anlatı, her şeyin net ve sırayla açıklanmasını bekleyen okurları çıldırtabilir. Ayrıca romana sinmiş olan melankoli dozu oldukça yüksektir; neşeli, umut dolu bir kitap arayanlar için Animal Triste tam bir hayal kırıklığı olabilir. Karakterle özdeşim kurmak da herkese göre değildir: kendini dünyadan tecrit etmiş, huysuz bir yaşlı kadının dünyasına girmek sabır ister.
Kısaca;
Animal Triste, klişe aşk romanlarından sıkılıp edebiyatın gücüyle insan ruhunun en karanlık koridorlarında dolaşmak isteyenler için tam bir başyapıt. Ne var ki, herkesin seveceği bir kitap değil. Hızlı aksiyon, net olay örgüsü veya iyimser bir final bekleyen okurları hayal kırıklığına uğratabilir. Bana sorarsanız, bu romanı okumak bir aynaya bakmaya benzer; yansımanızı olduğu gibi görmeye hazırsanız, içinizdeki “hüzünlü hayvan”la yüzleşmek istiyorsanız mutlaka şans verin. Ama ruh haliniz hassassa, biraz neşeye ihtiyacınız varsa, daha aydınlık kitaplara yönelin derim. Keyifli, ama biraz buruk okumalar.:(
Karıncaların yaşamı öylesine anlamlı bir biçimde dü zenlenmiştir ki, en küçük bir gereksinimin bile duygusal olarak süslenmesine fırsat vermez.
Karıncalar bize, içinde yüz otuz beş milyon yıl ya da daha uzun yaşanabilecek bir devletin nasıl düzenlenmesi gerektiğini gösteriyorlar.
Bir insan bizi değiştirmeyi başarabilir. Arzuladığımız hatta içimizde sarsılmadan ya da uyanmadan gizli durduklarını bildiğimiz özellikler, âşık olduğumuz saniye, onlarla birlikte yaşamaya alışkın olduğumuz öteki özellikleri kovarlar. Bir daha kendimizi tanıyamayız. Daha güzel, daha uysal, daha bilge oluruz. Kibirimizden ve fesatlığımızdan kurtuluruz. En kötü düşmanımıza boyun eğecek durumdayızdır. Her ağacı, her caddeyi, her dakikayı mutluluğumuzla ışıtırız ve onların o zamana kadar keşfedilmemiş güzelliklerine şaşırırız. Kendimizi gökyüzüyle, yağmurla, rüzgârla bir hissederiz. Nihayet bu dünyaya aidizdir ve nihayet artık bu dünyaya ait değilizdir.
neden yaşadığımı ve neden bir gün ölmek zorunda olduğumu her gün sormam gerekmiyor kendime.
... aşkın içimizdeki son tabiat kalıntısı olduğunu ve insanların kurduğu tüm düzenin sadece bunu evcilleştirmek için var olduğunu söyledim.
Yeniden görüşmekten de en az yeniden görüşememek kadar korkuyordum.
...bu akşam mutluluğu saygısızca arayanlar olarak ittifak kurmuştuk.
sarılmasıyla neyi hatırlayabiliyordum, bilmiyorum, belki de cenneti.
Başka türlü bir aşk olmalı, dedim Ate’ye, birlikte yaşana- bilen. öyle bir aşk yok, sadece senin telef olduğun tür var, dedi Ate.
Hayatımın, sorgusuzca ve kendi suçum olmadan içine düştüğüm çok eski bir saatine, şimdi onlarca yıl sonra, aynı kavşakta bir kez daha karar vermek ve öteki yönü tercih etmek üzere geri döndüğüm duygusuna kapılmıştım.
“Çok ıstırap çekiyorum, çünkü yaşamımın yegâne sevincini kaybettim, etrafımda dünyaları yarattığım o kutsal, canlandırıcı enerjiydi; gitti o.”
bir gün her şeyin yok olacağının kesinliği, sıradan ol duğu kadar kurtarıcıydı da.
Sanki hayat boyu şiddet kullanılarak birbirinden uzak tutulmuşlar gibi birbirini özlüyorlardı...
Muhtemelen bütün âşıklar birbirini bir mucize sayıyorlardı...