Bir insan ruhuna ancak o insanı tanıyarak, anlayarak ve çok ölçülü bir şekilde küçümseyerek hakim olunabilir.
Hepsi kulak kabarttılar; çünkü sesinde, sürgün edilenlerin vatanlarından ve vatan hasretinden bahsederken seslerine yansıyan hüzün vardı.
Onu müzikle ehlileştireceğim majesteleri, tıpkı Orpheus'un vahşi hayvanları ehlileştirdiği gibi.
Aman kollayın kendinizi!" dedi. "Sizi
götürdüğü ormanda ayılar var. O da bir ayı." Ve gülümsedi.
götürdüğü ormanda ayılar var. O da bir ayı." Ve gülümsedi.
Fakat günün birinde bir yerlerden ışık gelir
ve bir yüzü yeniden tanırız.
ve bir yüzü yeniden tanırız.
Hayat onların gecelerini ve gündüzlerini
birbirlerininkine karıştırmıştı; birbirlerinin bedenini bildikleri gibi rüyalarını da biliyorlardı.
birbirlerininkine karıştırmıştı; birbirlerinin bedenini bildikleri gibi rüyalarını da biliyorlardı.
Birbirlerinin her şeyini biliyorlardı, anne çocuktan da öte, karı kocadan da öte. Onları birbirine bağlayan ortaklık, her tür bedensel yakınlıktan daha mahremdi.
Kardeş ya da iki aşık değildiler. Fakat başka bir tür daha vardır ve onlar bunu belli belirsiz hissediyorlardı. Birbirlerinin bedenini bildikleri gibi rüyalarını da biliyorlardı.
Ağustosta bir dağ gölü kadar mavi ve
zamansız, gülümseyen bir göz.
zamansız, gülümseyen bir göz.
Doksandan sonra yaşlanmak, elliden ya da altmıştan sonra yaşlanmak gibi değildir.
İnsan hayata küsmeden yaşlanır.
İnsan hayata küsmeden yaşlanır.
Daima doğru yerde olduğu için onu kimse
asla görmezdi. Ve daima güler yüzlü olduğu için kimse ona, sevdiği adam çekip gitmişken ve sütünü içmesi gereken çocuk ölmüşken nasıl güler yüzlü olabildiğini sormazdı.
asla görmezdi. Ve daima güler yüzlü olduğu için kimse ona, sevdiği adam çekip gitmişken ve sütünü içmesi gereken çocuk ölmüşken nasıl güler yüzlü olabildiğini sormazdı.
Ne tuhaf, dünyada bencillikten, hırstan, kibirden başka bir şey daha var...
Daima doğru yerde olduğu için onu kimse
asla görmezdi.
Daima doğru yerde olduğu için onu kimse
asla görmezdi.
Demek döndü" dedi bu kez yüksek sesle, odanın ortasında durarak. "Kırk bir yıl. Ve kırk üç gün.
Sanki kemiklerinde, kanında, etinde bir şey saklıydı, zamanın ya da hayatın sırrı; bu sır hiç kimseye söylenemez, hiçbir dile çevrilemezdi, çünkü böyle bir sır kelimelere sığmazdı.
lay
"Kapalı panjurların ardında, kurumuş, kavrulmuş, alazlanmış bahçede yaz mevsimi, çekip gitmeden önce delice bir öfkeyle tarlaları tutuşturan kundakçı misali son bir kez alevleriyle her yeri yakıyordu." daha
"Kapalı panjurların ardında, kurumuş, kavrulmuş, alazlanmış bahçede yaz mevsimi, çekip gitmeden önce delice bir öfkeyle tarlaları tutuşturan kundakçı misali son bir kez alevleriyle her yeri yakıyordu." daha
Tam sayılardan hoşlanmıyordu, sanki bunlar ona unutmayı yeğlediği şeyleri hatırlatıyordu.
Çok gerilerde kalmış bir günden bugüne ne kadar zaman geçtiğini hesapladı.Kırk bir yıl.