Hakikatin pek çok katmanı vardır. İnsanların büyük çoğunluğu en aşağı ve önemsiz olana takılıp kalır.
Birisi bir gün sanatın yalnızlığa ihtiyacı olduğunu söylemişti. Hiç de değil. Eğer dünya sanata ihtiyaç duymasaydı, Tanrı kadını yaratmazdı. Senin arıların falan değil, dünyadaki en şiirsel yaratık kadındır. Bana göre Tanrı kadın olmalı. Çünkü dünyayı doğuran kim? Dünya için sıkıntı çeken kim? Kadın. O bizim kaderimizdir. Biz erkekler, sadece, devrimmiş, savaşmış, yani kargaşalar için varız. Gücümüz yalnızca bir yanılsama. Tanrı tüm gücü kadına aktardı.
Aynı yeryüzünün, aynı dünyanın, aynı günahların insanları değil miyiz?
Utanma," diyor, "sen bakarken canım acımıyor. Ben sana aitim.
Sanki yaşlılığın cinsiyeti yokmuş gibiydi, ne oydu ne öteki. İnsan bu bedenlerin bir zamanlar ürediğine, doğurduğuna, duygularla yandığına inanmazdı, kala kala ne kalmıştı tüm bunlardan?
Bir daha babanın ve annenin evindeki gibi hiç rahat edemeyeceksin. Ne öyle uyuyacak ne de yiyeceksin, hatta duvarlar bile dost olmayacak sana.
Karakterleri tutarsız denecek kadar birbirinden o kadar farklıydı ki, ölene kadar beraber nasıl yaşadıkları şaşırtıcı. Ama belki bu farklılık onlarda bir tamlık duygusu uyandırıyordu, kim bilir.
Erkek para kazanır, kadın o parayı nereye harcayacağını bilir.
Sesimiz, çocukluk döneminden sonra mutasyona uğrayıp olgunlaşır. Aynı biçimde her insanın yaşamı da ya bir şey anladığımızda ya bir şey hissetmeye başladığımızda, kaderimizin aslında kendi elimizde olmadığını keşfettiğimizde böyle bir mutasyona uğrar. Tüm müdahalelerimize, çabalarımıza, hatta savaşlarımıza karşın, sürekli sorguladığımız halde, yaşamımızın anlamını bilmediğimiz bir gerçek. Yanıtı ancak ölüm verecek bize.
Kentler yaşanmaz hale geliyor. Ve gelecekte ne olacağını hayal edebilirsiniz. Gittikçe daha fazla insan olacak ve herkes ayrı ayrı yaşayacak. Bence aşıldığında bozulmanın oluşacağı bir sınır var.
İnsan sadece kendi yaşamını yaşamaz ya. Hatta başkalarının yaşadıklarını tekrarladığımızı bile söylemek mümkündür. Belki de bu tekrar sayesinde dayanabiliyoruz. Çünkü yaşamın bizden başlamasını hayal etmek zor. Arkamızda bir şey yok, peki, önümüzde ne var? Hayatta kaldık diye isyan edecek birileri de yoktu. Karanlıkta, korku dolu, endişeyle, nereye gittiğimizi bilmeden geleceğe yürüyor olurduk. Şimdi en azından hangi yönde olursa olsun bazı izleri takip ediyoruz. İzler yönlerden daha önemlidir.
Yalnızca başkalarının suçlu olduğu doğru değildir. Kendinize masumiyet erdemini atamak, dünyayla olan ilişkimiz için anlayış eksikliğidir.
Belki inkâr ettiğimiz bu dünyada yaşamak zorunda kaldığımız için kendimizi yalnızlığa bırakıyoruzdur. Yoksa yalnızlığın kaynağı bizim dünyaya karşı, belki de etki edemediğimiz yazgımıza karşı olan çaresizliğimizi mi saklıyor?
Savaşların tutkularımız, nefretlerimiz için bir terapi, tüm başarısızlıklarımızın, mağlubiyetlerimizin tek telafisi olup olmadığını kim bilebilir? Tam olarak iyileştirmezler, ancak daha etkili bir sonuç bulana kadar en azından biraz vicdanları sarsarlar.
Siz de bilirsiniz ki, gerçek kalbe ulaşamıyorsa, akla da ulaşamaz. Ayrıca gerçeğe giden akıl, buruna inen yumruk gibidir.
Babam ölünce, sanki zaman bana daha hızlı akmaya başlamış gibi gelmişti, öyle ki bir gün korkuyla onun yaşıyla kendiminkini kıyasladığımın farkına vardım. Annen ve babanla aynı yaşta olduğunu keşfetmek ilginç bir duyguya neden olur. İnsan bir süre bu keşfe inanmamak için direnir. Onlardan hep ama hep daha genç olmak ister çünkü. Sanki bir doğa kanununu bozmuş gibi gelir insana, öyle ya ne de olsa, ölene kadar onlardan daha genç olmalıdır insan. Çocukluğundaki gibi, hani insana artık yaşamasalar bile, ana babası sürekli ona kalkan olacaklarmış gibi gelir.
Kek gerçekten enfesti. Ama keki mi yoksa annenin tarifini mi tercih edersin deseler pişme öyküsünü seçerdim. Sadece anneler, kek pişirmeyi böylesine öykülendirebilir.