Yarın şafak onları aynı çiyle nemlendirecek, ölü beden ve paslı çelik aynı terle pırıldayacak pırıl pırıl. Yarın siyah kuşlar gelecek.
Ancak bu alıp götüren hızla yaşamaya katlanabilir insan.
Bir yıkılışın öldüresiye ağırlığı var omuzlarında, kime, nereye sarılacaklarını bilmiyorlar, kendilerine inanacak, güvenecek ilk insanın kollarına atılmaya hazır onlar.
Savaşa güvenmişlerdi hepsi, savaştan bir erkek olarak çıkacaklarını ve savaşın onlara bir aile reisinin ve bir eski muharibin tartışılmaz haklarını kazandıracağını ummuşlardı; bu, bir bilinmedik dinin alışılmış, vazgeçilmez töresiydi sanki.
Kendilerini, yıkılışlarının kesin ve çaresiz olduğuna inandırmak istiyorlar daha çok, böylesi çok daha az gurur kırıcı.
Yenilgimizi rastlantıların ürünü saymaktan vazgeçmek zorundayız.
Umudunuzu kaybetmeyiniz! Çünkü umutsuzluk, yalnızca Tanrı'nın lütfuna karşı işlenmiş affedilmez bir günah değildir. İnanç sahibi olmayanlarınız bile kabul ederler ki umutsuzluk insanoğlunun kendine karşı hazırlayabileceği suikastların en korkuncudur; umutsuzluk manevi bir intihardır.
Sahip olma tutkuları korkunç bir hastalık gibi.
Aşklarımı ne yaptım ben? Bana, "Sen bizi yeteri kadar sevmiyorsun," dediler. Yendiler beni, yumuşak özsuyla dolu taptaze filizimi kopardılar,
Cesur olmak için, yapacağı bir şeyler olması gerek insanın; yoksa düşte yaşarsın. Bizim gibi. Yapacağımız hiçbir şey yok artık bizim, hatta ekmeğimizi kazanamayız. Yokuz biz, hiçiz. Onun için düş görüyoruz yalnızca. Alçaksak, düşümüzde alçağız. Bize bir şey ver, yapacak bir şey, bir iş, nasıl uyanacağımızı görürsün.
Aç bir insan çok kolay inandırılabilir.
Çadır bezine uzanmama izin verirseniz battaniyemi paylaşırım sizinle," diyor. Lambert'le Moûlu soğuk gözlerle saygısız yabancıya bakıyorlar. Lambert, "Yer yok," diyor. Moûlu, daha yumuşak, anlatıyor, "Burada, arkadaşlar, kendi kendimize yatmak istiyoruz," diyor. Gülümseme kayboluyor, gece yutuyor gülümsemeyi. İşte, büyük toplumun içinde bir küçük toplum şekillendi bile, rastlantının yaptığı bir küçük toplum, dostluktan, gerçek dayanışmadan yoksun ama buna karşın şimdiden başka insanlara, kendi içindekilerden başka insanlara kapalı bir toplum.
Zor olacak," diyor Schneider. Brunet, kaşlarını kaldırıyor, bekliyor. Schneider, "Zor olacak," diyor tekrar. "Hangisi zor olacak?" "Bize bir bilinç kazandırmak. Çok zor olacak. Bir sınıf değiliz biz. Düpedüz bir sürü yalnızca.
Brunet, onun sivil yaşamında ne iş yapabileceğini düşünüyor. Küçük esnaf? Bir küçük memur? Her neyse, orta sınıf kesinlikle. Bunun gibi yüz binlercesi var Fransa'da. En ufak bir görev ve sorumluluk duygusu taşımayan, kişilikten ve iradeden yoksun yüz binlerce insan. Demir bir pençe gerek bunlara, demir bir otorite.
Ölümün, yaşamın gerçek ve gizli nedeni olduğuna karar verdim; yaşamanın imkânsızlığını ispat etmek için ölüyorum; gözlerim, dünyayı bütün ışıklarıyla söndürecek ve onu sonsuzluğa dek kapayacak, örtecek
Her şey silinir ama her şey yeniden başlamaz.
Onu benden ayıran bu dev kabuğu kırabilmek için, onun geleceğinden öte bir gelecek arzulamamak, onun yarın son kez göreceği güneşten başka bir güneşi istememek gerek; onunla aynı zaman akışı içinde, aynı dakikaları yaşamak için, aynı ölümle ölmeyi arzulamak gerek onunla.
Herkese karşı affedici, kendine karşı acımasız, bu da suçlu gururunun bir başka kurnazlığı değil miydi? Suçsuz ve suçlu, çok haşin ve çok yumuşak, acımasız ve affedici, iktidarsız ve sorumlu, bir ortak kaderle yan yana ve kendi kaderiyle yapayalnız, apaçık beyniyle tüm bilinç ve baştan sona aldatılmış, tutsak ve hükümdar...
Köylünün kaderi bu, oğlum," dedi. "Savaş olmazsa, o zaman kuraklık olur, kar yağar, don olur; köylü için barış yoktur yeryüzünde.
İnsanoğlunun her şeyi yapabileceğini gözlerindeki alevden okuyabilmek için onun her şeyi, hatta umudunu bile kaybetmesi mi gerekiyordu?