Çünkü artık mesele başkalarını ikna etmek değil insanın kendini nasıl kaybettiğini anlamaktır.
Gazali ilmi terk etmez; ama ilmin merkeze yerleştiği biçimi sorgular. Bilginin insanı otomatik olarak iyiye götürdüğü inancını kırar. Aklı reddetmez; ama aklın her alanda hüküm verme iddiasını sınırlar. Bu geri çekiliş, dünyayı terk etmek değil; dünya ile kurulan ilişkinin yeniden düşünülmesidir. Gazali'nin sonraki eserlerinde beliren sertlik, bu iç hesaplaşmanın izlerini taşır. Daha dikkatli, daha temkinli, daha az kesin konuşan bir dil ortaya çıkar.
Gazali, öğrettiği şeylerin kendi hayatında neye karşılık geldiğini sorgulamaya başlar. Bilgi artmakta, itibar çoğalmakta, söz etkili olmaktadır; ama insanin iç dünyasında aynı derinlikte bir karşılık oluşmamaktadır.
Bu fark ediş, bir anda değil, yavaş yavaş belirir. Gazali'yi Nizamiye'den uzaklaştıran şey, dış baskılar ya da siyasi hesaplar değil; bilginin ahlaki ağırlığıyla baş edememe halidir. Öğreten ama yaşamayan, konuşan ama dönüşmeyen bir ilim anlayışıyla yüzleşir. Bu yüzleşme onu susturmaz, fakat bulunduğu yerde kalamaz hale getirir.
Bu fark ediş, bir anda değil, yavaş yavaş belirir. Gazali'yi Nizamiye'den uzaklaştıran şey, dış baskılar ya da siyasi hesaplar değil; bilginin ahlaki ağırlığıyla baş edememe halidir. Öğreten ama yaşamayan, konuşan ama dönüşmeyen bir ilim anlayışıyla yüzleşir. Bu yüzleşme onu susturmaz, fakat bulunduğu yerde kalamaz hale getirir.
İktidar, düzeni yalnız kılıçla değil, bilgiyle de korumak ister.
Bir de şu yanlış anlatı var: "Gazali yüzünden İslâm dünyası durdu."
Bu, hem tarihsel olarak hatalı hem de fazlasıyla kolaycı bir cümle. Çünkü Gazali'nin yaşadığı dönemde Müslüman dünya zaten ciddi bir tehdit altındaydı. Batıni hareketler, mezhepsel parçalanmalar, merkezi otoritenin zayıflaması... Moğol istilaları ise Gazali'nin ölümünden sonra gerçekleşti ama o büyük yıkımın ayak sesleri, zaten bu dönemde hissediliyordu. Yani düşünsel temkin, sadece teorik bir tercih değil, hayatta kalma refleksi ile de ilgiliydi.
Bu, hem tarihsel olarak hatalı hem de fazlasıyla kolaycı bir cümle. Çünkü Gazali'nin yaşadığı dönemde Müslüman dünya zaten ciddi bir tehdit altındaydı. Batıni hareketler, mezhepsel parçalanmalar, merkezi otoritenin zayıflaması... Moğol istilaları ise Gazali'nin ölümünden sonra gerçekleşti ama o büyük yıkımın ayak sesleri, zaten bu dönemde hissediliyordu. Yani düşünsel temkin, sadece teorik bir tercih değil, hayatta kalma refleksi ile de ilgiliydi.
Ancak tarih bazen niyetle değil, sonuçla ilerler.
O, bir kapıyı kapatmaktan çok, dağınıklığı toplamaya çalışıyordu.
Yeterli donanıma sahip olmayan insanların din adına konuşması, toplumu daha da karmaşaya sürükleyebilirdi.
Gazali'nin içinde bulunduğu dünya, sakin bir düşünce üretim alanı değildi; aksine, her fikrin ciddi sonuçlar doğurduğu, her sözün siyasete değdiği bir dünyaydı.
İnsan, din karşısında edilgen bir alıcı değildir; sorumlu bir muhataptır.
Yani din, hayatın önemli bir kısmında insana hazır cevaplar sunmak yerine, düşünme sorumluluğu yükler.
İçtihat, en basit haliyle, hazır bir hükmün bulunmadığı yerde insan aklının sorumluluk almasıdır.
Bilgi, insanı dönüştüren bir imkân olmaktan yavaş yavaş konum belirleyen bir araç haline gelir.