Papaza, 'Muhterem efendim,' dedim, 'size danışacağım bir sorun var, yanıt verir misiniz: Dinimiz, Tanrı'nın bizi gördüğünü söylüyor mu?'
Papaz şaşkınlıkla, 'Evet, Tanrı bizi görür,' diye yanıt verdi.
'Ama, bizde neyi görür?' diye tekrar sordum. 'Günlük düşüncelerimizin bütünü olan o karmaşık buharı, o köpüğü mü görür; yoksa bakışı yaradılışımızın ölümsüz, sonsuz maddesine kadar iner mi?
Papaz şaşkınlıkla, 'Evet, Tanrı bizi görür,' diye yanıt verdi.
'Ama, bizde neyi görür?' diye tekrar sordum. 'Günlük düşüncelerimizin bütünü olan o karmaşık buharı, o köpüğü mü görür; yoksa bakışı yaradılışımızın ölümsüz, sonsuz maddesine kadar iner mi?
İnsanın kendine erişebilmesi için, bir başkasının yargısından, bir başkasının nefretinden başka yol yoktur. Bir başkasının sevgisi de olabilirdi, ama sevginin yeri yoktu burada.
Kendimde en çok sevdiğim bir şey, eğer onunla bir kere olsun keyfimce alay etmez, onu hor göremezsem, benim için gerçekten bütünüyle değerli, bütünüyle vazgeçilmez bir nitelik haline gelemez.
Hiç kimse ona şimdi Mathieu'nun baktığı gibi bakmamıştı. Kendini çabukça kırılıverecek, değerli, dokunulmaz bir şey gibi hissediyordu; küçücük, dilsiz bir heykel, bir tanrıça; çok tatlı bir histi bu, şaşırtıcı, azap verici.
Bu gözlerin ardında yıldızsız bir gök var, bir bakış var, sınırsız.
İnsan üşüdüğü zaman acı çeker," dedi kadın, "hasta olduğu ya da yiyecek ekmek bulamadığı zaman acı çeker. Üst tarafı... Üst tarafı, yalan, masal hepsi.
İnsanlar birer hayvandı aslında, bir içgüdü yüzünden kocaman kocaman sorunlar yaratıyorlardı.
Ama yaşadım. Beni kıyma gibi parça parça doğrayabilirler, ama benim yaşamış olmama engel olamazlar.
Hiçbir şey bırakmıyorum ardımda, hiçbir şeye hasret yok içimde, kimseyi özlemiyorum,
Generaller yatakta ölür.
Herifleri mezbahaya götürüyorlar, haberleri yok. Savaşı bir hastalık gibi kabulleniyorlar," diye düşündü. "Savaş bir hastalık değildir. Değildir. Savaş, katlanılmaz bir felakettir, çünkü insana insan eliyle gelir.
Öyledir," dedi, "insan bir yaştan sonra kazayı belayı, oturup evinde beklemek ister.
İnsanlık, yalnızca kendi kendisiyle dopdoludur, kimsenin yokluğunu duymaz, kimseyi beklemiyor. O hiçbir yere gitmemekte, hiçbir hedefe varmamakta devam edecektir gene, aynı insanlar aynı sorularla kafa patlatmakta ve aynı hayatları hiçbir hedefe götürmeden yitirmekte devam edeceklerdir.
Hepsi ölümü doğdukları günden beri beraberlerinde taşımıyorlar mı zaten? Onları sonuna kadar öldürüp yok etseler bile insanlık en az eskisi kadar tıka basa dolu olacaktır: tek boşluk, tek eksik bırakmadan.
Gülünç doğrusu: İşte benim, ben; senin beni yarattığın gibi, kederli ve korkak, çaresiz, çaresiz...
Burada; burada! Burada, benim sağırlar ve körler arasındaki tekdüze varoluşum burada ve ben gölge halinde eriyorum.
Kadın ona, içine dalan, delip geçen gözleriyle bakacaktı, ne yorucu bir şeydi bu.
Eskiden yalnızlık ciğerlerine doldurduğu hava gibiydi. Kullandığını fark etmezdi bile. Şimdi soluk soluğa yaşadığı, küçücük zaman parçaları halinde veriyorlardı ve Daniel bu yalnızlığı ne yapacağını bilemiyordu.
Asıl korkunç olan şu ki," dedi, "hiçbir şey, asla gerçekten korkunç değildir. Bir son sınır, bir uç yoktur insan için.
Mutsuz olduğuna, acı çektiğine inanıyor, o kafacığının içindeki somurtkan soğuk hissini acı sanıyor.