Sonunda yasa birçok konuşmacının "Yaşasın Cumhuriyet!" sesleriyle alkışlanan nutuklarıyla kabul edildi.
11 Ekim'de Mudanya Ateskes Antlaşması imzalandı.
Bu suretle Trakya, anavatana katıldı.
Bu suretle Trakya, anavatana katıldı.
26 Ağustos sabahı Kocatepe'de hazır bulunuyorduk. Saat sabah 5.30'da topçu ateşimizle taarruz başladı.
İstanbul hükümetleri değil miydi ki, Balıkesir'de, savunmaya çalışan kuvvetlerimizin, Yunan saldırısından önce, Anzavur'u arkalarına saldırdı.
Yine İstanbul hükümeti ve Padişah değil miydi ki, Yunan cephesinde kullanılacak görece kuvvetli bir tümeni Hilafet Ordusu ve isyancı grupları tarafından dağıtmış ve komutanlarını şehit ettirmiştir.
Yine İstanbul hükümeti ve Padişah değil miydi ki, Yunan cephesinde kullanılacak görece kuvvetli bir tümeni Hilafet Ordusu ve isyancı grupları tarafından dağıtmış ve komutanlarını şehit ettirmiştir.
İzmir'de işgal altında bulunan Müslüman halk zulme uğruyor ve öldürülüyordu.
İstanbul'da Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Askeri Nigehban Cemiyeti ve Muhipler Cemiyeti bir blok kurdular.Bu blok ve Ali Kemal ve Sait Molla gibi kişiler, Müslüman olmayan azınlığı, sürekli olarak Kuva-yı Milliye aleyhine kışkırtmaya başladılar.
İttihak ve Terakki liderlerinin elinde oyuncak olan sadrazamlardan ve onların hükümetlerinden, milletin uğradığı zararlar sayılamayacak kadar çok değil midir?
Amerikan inceleme kurulu üyeleri, " Eğer siz Erzurum ve Sivas kongrelerine Amerikan mandasını talep ettirecek olursanız, Amerika da Osmanlı mandasını kabul edecektir." demişler.
Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur !
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur !
Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse, diyebilirim ki, ben milletin vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişim yeteneğini, bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak, teker teker, bütün toplumumuza uygulatmak zorundaydım.
Bundan başka, Efendiler, nankör ve bencil idiler… Millî ülkü ve millî teşkilâtın kısa bir zamanda sağladığı şeref ve varlığı küçümsüyorlardı. Ortaya çıkmış olan durum ve varlığın kolayca elde edilmiş olduğu zannına ve anlamsız korkusuna kapılmakla, çirkin gururlarını tatmin sevdasına düşüyorlardı…
Erzurum’da, Sivas’ta söylenmiş ve tespit edilmiş bir adı, olduğu gibi kabul etmek, küçüklük olmaz mıydı?! O addan daha anlamlı bir ad mı yoktu?!
Evet, işittik Efendiler; varmış: “Fellâh-ı Vatan Gurubu”.
Erzurum’da, Sivas’ta söylenmiş ve tespit edilmiş bir adı, olduğu gibi kabul etmek, küçüklük olmaz mıydı?! O addan daha anlamlı bir ad mı yoktu?!
Evet, işittik Efendiler; varmış: “Fellâh-ı Vatan Gurubu”.
Efendiler, milletin emel ve gayelerinin, kısa bir programın temelini oluşturacak şekilde topluca ifadesi de görüşüldü. Misak-ı Millî adı verilen bu programın ilk karalamaları da bir fikir vermek maksadıyla kaleme alındı.
İstanbul Meclisi’nde bu ilkeler gerçekten toplu bir şekilde yazılmış ve tespit
olunmuştur.
İstanbul Meclisi’nde bu ilkeler gerçekten toplu bir şekilde yazılmış ve tespit
olunmuştur.
Bu kongrelerde alınan kararlara bağlı olduklarını bildirdikleri için, milletçe vekil seçilen kimseler, herşeyden önce, bu kararlara bağlı şahıslardan oluşan ve bu kararları ilân eden dernekle ilişkili bulunduklarını gösterir ad taşıyan bir grup kuracaklardı: “Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu.” İşte bu grup,millî teşkilâta ve dolayısıyla millete dayanarak, her nerede olursa olsun, milletin kutsal gayelerini cesaretle dile getirecek ve savunacaktı.
Millet, tarihin ancak devletlerin yıkılış ve çöküş gibi bunalımlı zamanlarında kaydettiği çok önemli ve tehlikeli anları yaşıyordu. Böyle anlarda, talih ve kaderini doğrudan doğruya kendi eline almakta gaflet gösteren milletlerin, gelecekleri karanlık ve felâketlerle doludur.
Türk milleti, bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu kavrayış sonucuydu ki,
kurtuluş ümidi vaadeden her samimî işarete koşmaktaydı. Ancak, bir toplumun uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve terbiyesinin etkisinden bir günde, bir yılda kurtulup serbest kalabileceğini düşünmek ve kabul etmek doğru değildir.
Türk milleti, bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu kavrayış sonucuydu ki,
kurtuluş ümidi vaadeden her samimî işarete koşmaktaydı. Ancak, bir toplumun uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve terbiyesinin etkisinden bir günde, bir yılda kurtulup serbest kalabileceğini düşünmek ve kabul etmek doğru değildir.
Wilson Prensipleri: Bu prensiplerin 14 maddesinden Türkiye ile ilgili olanları vardı. Zaten, yenilmiş ve Ateşkes Anlaşması imzalamış Osmanlı Devleti, bu prensiplerin gönül okşayıcı ve göz aldatıcı manzarasıyla bir süre oyalandı.
30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi’nin maddeleri ve bu maddeler arasında özellikle yedincisi, beyni yakan ateşten bir zehirdi.Yalnız bu madde, vatanın geri kalan kısmını düşmanların işgal ve istilâsına hazır bulundurmaya yeterdi.
30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi’nin maddeleri ve bu maddeler arasında özellikle yedincisi, beyni yakan ateşten bir zehirdi.Yalnız bu madde, vatanın geri kalan kısmını düşmanların işgal ve istilâsına hazır bulundurmaya yeterdi.
İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir ilke yoktur. Türk milleti Türkiye’nin gelecekteki çocukları, bunu bir an akıllarından çıkarmamalıdırlar.
Efendiler, bu belgelerden anlaşılması gereken en önemli ve en anlamlı nokta, bence kabinenin ortak notaya vermiş olduğu karşılıkta, komiserlerin, ileri sürdükleri noktalara büyük bir alçak gönüllülük ve incelikle cevap verilirken, bir hususun asla dikkate alınmamış olmasıdır. O da, Efendiler; Mr. George Milne’in Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nâzırı‘na doğrudan doğruya emir ve talimat vermekte oluşudur. Bu durum, ne millî teşkilât’a karşı onur
meseleleri çıkaran Harbiye Nâzırı‘nın ne de Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını korumak sorumluluğunu yüklenmiş olan kabinenin şeref ve haysiyetine dokunmuyor. Bu durumun, kendilerinin haysiyetini ve devletin bağımsızlığını çoktan zedelemiş olduğunu farketmek istemiyorlar. Hiç olmazsa, protesto etmiyorlar. Hiç olmazsa, bağımsızlığımıza darbe vuran bu saldırı ve tecavüze aracılık edemeyiz diye, bağırıp çağırmaya cesaret edemiyorlar…
meseleleri çıkaran Harbiye Nâzırı‘nın ne de Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını korumak sorumluluğunu yüklenmiş olan kabinenin şeref ve haysiyetine dokunmuyor. Bu durumun, kendilerinin haysiyetini ve devletin bağımsızlığını çoktan zedelemiş olduğunu farketmek istemiyorlar. Hiç olmazsa, protesto etmiyorlar. Hiç olmazsa, bağımsızlığımıza darbe vuran bu saldırı ve tecavüze aracılık edemeyiz diye, bağırıp çağırmaya cesaret edemiyorlar…
Bu bakımdan, uyulacak yol ve yöntem şudur ki, genel durumu yönetip, yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye elden geldiği kadar yakın yerde bulunmalıdırlar. Yeter ki, bu yakınlık genel durumu gözden kaybettirecek derecede olmasın! Ankara, bu şartları kendinde toplayan bir noktaydı. Herhalde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir’e, Nazilli’ye veyahut Afyonkarahisar’a gitmiyorduk. Fakat,
cephelere ve İstanbul’a demiryolu ile bağlı bulunan ve genel durumu yönetme bakımından Sivas’tan hiçbir farkı olmayan Ankara’ya gelecektik.
cephelere ve İstanbul’a demiryolu ile bağlı bulunan ve genel durumu yönetme bakımından Sivas’tan hiçbir farkı olmayan Ankara’ya gelecektik.
Saygıdeğer Efendiler, Hükûmeti ve İstanbul’daki teşkilâtımızın başkanlarını böyle çirkin bir cinayetin işlenmesinde vasıta olmaya yönelten sebep ve etkenlerin incelenmesinin, gerçekten ders verici sonuçlar getireceğine inandığım içindir ki, ilk bakışta önemsiz gibi görülebilecek bir
olayı delillere ve belgelere dayandırarak açıkladım. Bu açıklamamla, milletin gözünde, gerçeği açıkça ortaya koyabilecek bir ortamın doğmasına yardım edebildiysem, vicdanî görevlerimden birini yapmış olduğuma inanacak ve gönül huzuru duyacağım.
olayı delillere ve belgelere dayandırarak açıkladım. Bu açıklamamla, milletin gözünde, gerçeği açıkça ortaya koyabilecek bir ortamın doğmasına yardım edebildiysem, vicdanî görevlerimden birini yapmış olduğuma inanacak ve gönül huzuru duyacağım.
Efendiler, Yahya Kaptan’ın öldürüldüğüne şüphe kalmamıştı. Bu gerçek bilindikten sonra, onu öldürmüş olan hükûmetin, kanunî kovuşturmaya başlamış olması, cinayeti işleyenlerin meydana çıkamayacağına delil değil miydi? Fakat Efendiler; zaman, her şeyin, her gerçeğin, tarih önünde samimî olarak incelenmesine imkân hazırlar.