Inceleme
'Ōfke'nin altında yatan 'Acı'
“Öfke Dansı”, insanın bastırılmış duygularının aslında nasıl yüksek sesle haykırdığını anlatan bir kitap. Psikiyatrist Harriet Lerner, terapi odasından gerçek hikâyelerle ilerleyerek, öfkeyi bastırmamamız, doğru yönlendirmemiz gerektiğini söylüyor. Kitap boyunca, pasif kalan “iyi kız” rolünden sıyrılıp kendi sınırlarımızı çizmemiz gerektiğini anlıyorsunuz. Alt metninde ise çok derin bir empati yatıyor: öfkenin ardında hep bir acı olduğunu, önce bu acıyla yüzleşmeden problemi çözemeyeceğimizi hatırlatıyor. Yazarın dili oldukça anlaşılır ve akıcı, herkesin kendinden bir şey bulabileceği kıvamda.
Ancak kitabın en büyük artısı aynı zamanda bence en büyük eksiği. Kendi terapi pratiğinden yola çıkarak yazdığı vakalar çok gerçekçi olsa da bazen sayfalar dolusu anlatılan bir çiftin hikâyesinin sonunda “işte ben de böyle yaptım ve düzeldi” tadında bir çözümle karşılaşıyorsunuz. Bu da okuyucuyu “Herkesin hikâyesi bu kadar kolay çözülür mü?” sorusuyla baş başa bırakıyor. Ayrıca kitap, öfke yönetimi konusunda fazla bireysel çözümler sunarken, sistemik veya toplumsal faktörleri ikinci plana atıyor gibi hissettirebiliyor. Sonuçta her şey kişinin kendi dansını bulmasıyla bitmiyor maalesef.
Yine de “Öfke Dansı”nı okumak, özellikle kendi duygularıyla barışmakta zorlanan herkes için iyi bir başlangıç noktası. Hem akademik araştırmalara dayanıyor hem de yazarın naif üslubu samimiyet hissi yaratıyor. Hakkında en çok sevdiğim şey, öfkenin kötü bir şey olmadığını, önemli olanın onu nasıl dans ettirdiğimiz olduğunu anlatması. Bazen biraz “kendi kendine yardım” kitabı kıvamına kaçsa da, iddiasını aşmayan, eğlenceli ve düşündürücü bir eser.
Özetle: Sizi kendi içinizde bir yolculuğa çıkaracak, yer yer yüze tokat gibi çarpan, samimi bir kitap “Öfke Dansı”. Kusurları var ama duygusal zekânızı tazelemek için kesinlikle değer. Keyifli okumalar :)
'Ōfke'nin altında yatan 'Acı'
“Öfke Dansı”, insanın bastırılmış duygularının aslında nasıl yüksek sesle haykırdığını anlatan bir kitap. Psikiyatrist Harriet Lerner, terapi odasından gerçek hikâyelerle ilerleyerek, öfkeyi bastırmamamız, doğru yönlendirmemiz gerektiğini söylüyor. Kitap boyunca, pasif kalan “iyi kız” rolünden sıyrılıp kendi sınırlarımızı çizmemiz gerektiğini anlıyorsunuz. Alt metninde ise çok derin bir empati yatıyor: öfkenin ardında hep bir acı olduğunu, önce bu acıyla yüzleşmeden problemi çözemeyeceğimizi hatırlatıyor. Yazarın dili oldukça anlaşılır ve akıcı, herkesin kendinden bir şey bulabileceği kıvamda.
Ancak kitabın en büyük artısı aynı zamanda bence en büyük eksiği. Kendi terapi pratiğinden yola çıkarak yazdığı vakalar çok gerçekçi olsa da bazen sayfalar dolusu anlatılan bir çiftin hikâyesinin sonunda “işte ben de böyle yaptım ve düzeldi” tadında bir çözümle karşılaşıyorsunuz. Bu da okuyucuyu “Herkesin hikâyesi bu kadar kolay çözülür mü?” sorusuyla baş başa bırakıyor. Ayrıca kitap, öfke yönetimi konusunda fazla bireysel çözümler sunarken, sistemik veya toplumsal faktörleri ikinci plana atıyor gibi hissettirebiliyor. Sonuçta her şey kişinin kendi dansını bulmasıyla bitmiyor maalesef.
Yine de “Öfke Dansı”nı okumak, özellikle kendi duygularıyla barışmakta zorlanan herkes için iyi bir başlangıç noktası. Hem akademik araştırmalara dayanıyor hem de yazarın naif üslubu samimiyet hissi yaratıyor. Hakkında en çok sevdiğim şey, öfkenin kötü bir şey olmadığını, önemli olanın onu nasıl dans ettirdiğimiz olduğunu anlatması. Bazen biraz “kendi kendine yardım” kitabı kıvamına kaçsa da, iddiasını aşmayan, eğlenceli ve düşündürücü bir eser.
Özetle: Sizi kendi içinizde bir yolculuğa çıkaracak, yer yer yüze tokat gibi çarpan, samimi bir kitap “Öfke Dansı”. Kusurları var ama duygusal zekânızı tazelemek için kesinlikle değer. Keyifli okumalar :)
...ilk ailemizden kaynaklanan duygusal sorunlarla –özellikle kayıplar ve kopukluklarla– açıkça ve dolaysız olarak başa çıkmaya çalışmazsak, şimdiki ilişkilerimizde yoğun ve verimsiz bir öfkeye yenik düşeriz.
Hepimiz çocuklarımızı kendimizle ya da diğer aile üyeleriyle bir dereceye dek özdeşleştiririz. Kim olduğumuzu ve bilinçaltımızdaki istek, korku ya da gereksinimlerimizi onlara yansıtırız.
Öfkelendiğimizde, modeller yerine insanlarda sorun buluruz.
Bize yakın birisine aşırı öfke duymamız, diğer bir ilişkiden kaynaklanan güçlü ve varlığı kabul edilmemiş duygular taşıdığımızı gösterebilir.
“Sana pek yardımcı olamadığımı biliyorum, ama ne durumda olduğunu öğrenmek ve sana değer verdiğimi göstermek istedim.”
... duygusal olarak pes etmemekten daha önemli bir şey yoktur...
Biz kadınlar kuşaklar boyunca, diğerlerini koruyarak, yardım edip besleyerek ve huzur vererek kimlik ve saygı kazandık.
Toplumumuz, erkeklerde duygusal yakınlığın önemine prim vermiyor ve onların kendilerini soyutlamalarıyla ilgisizliklerini teşvik ediyor. Kadınlarsa, birincil çalışma enerjilerini kendi sorunlarına yöneltmek yerine, başkalarının sorunlarıyla aşırı derecede ilgilenmeye yönlendiriliyorlar. Birincil duygusal enerjimizi kendi sorunlarımızı çözmeye yöneltmediğimizde, diğer insanların sorunlarını kendi sorunlarımızmış gibi üstleniyoruz.
Ayrılık ve birliktelik güçlerini dengeleme zorluğunu erkekler de yaşıyorlar; ama onlar huzursuzluklarını kendilerini uzaklaştırarak ve ilgilenmeyerek (kısacası, “ben” adına “bizi” feda ederek) halletme eğilimini gösterirken, biz kadınlar duygusal aşırı yüklenmeyi (yani, “biz” adına “ben”i feda etmeyi) yeğliyoruz.
Bir insandan ev işlerini daha çok üstlenmesini istedikten sonra ona “Bu işi benim yaptığım gibi yap,” ya da “Bu işi, yapmanı istediğim şekilde yap,” demek, değişimi engelleyen bir adımdır.
Kendimize ya da diğerlerine, “Bu ilişkide şunu yaptığımı görüyorum ve şimdi bunu değiştirmeye çalışacağım,” diyebilmek ise saygın ve güçlü bir konum üstlenmek demektir.
Kendini eleştirmek ve suçlamak, ilişki modellerini gözlemlememizi engeller. Hatta, diğer kişinin kendini üstte hissetmesine yardım etmek için, altta kalan kişi konumunu üstlenerek ilişkilerimizi koruma amacıyla oynamayı öğrendiğimiz oyunun bir parçası olabilir.
Davranışlarımızı gözlemleyip değiştirmeyi öğrenmek, kendini eleştirme ve suçlama ortamında gerçekleştirilemeyecek bir kendini sevme sürecidir.
Kendi belirsizliğimizi kabul etmek büyük bir cesarettir. Öfke bizi genellikle, üzerinde iyi düşünmediğimiz ya da üstlenmeye hazır olmadığımız konumları benimsemeye yöneltir
Açıklık eksikliğimizi fark etmek zayıflık değil, fırsat ve güçtür.
Önemli bir ilişkide sürekli öfke ya da acı hissetmemiz, benliğimizden çok fazla şey feda ettiğimizi ve üstleneceğimiz yeni konum ya da önümüzdeki seçenekler hakkında açıklığa kavuşamadığımızı gösteren bir işaret olabilir.
“Peki, bu kavgaların sonucunda ne oluyor?” Bu, yanıtı olmayan bir soruydu. “Hiçbir şey! Hiçbir şey değişmiyor!”
Önemli bir ilişkide vur-kaç tavrı uzun vadeli bir değişim doğurmaz.