Belli bir ilişkide kronik bir öfke duyuyorsak bu, “ben”i biraz daha açığa çıkarıp güçlendirmek için bir mesaj olabilir. Bu durumda, ne düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi, ne istediğimizi ve yaşamımızda neyi farklı yapmak istediğimizi görmek amacıyla benliğimizi yeniden incelememiz gerekir.
“Birleşme isteği” evrensel olabilir, ama bu “kaynaşmıs ̧ ilişkiler” aşırı durumlarda bizi son derece savunmasız bir konuma düşürebilir. İki insanın tek bir insana dönüşmesi, ayrılık durumunda psikolojik ya da fiziksel ölüme benzer duyguların yaşanmasına neden olabilir. Bu önemli ilişki sona erdiğinde elimizde hiçbir şey –hatta, tutunulacak bir benlik bile– kalmaz. Hepimizin, birbirini besleyip birbirine anlam katan birer “ben” ve “biz”e ihtiyacımız var.
Aşırı birlikteliğin bir diğer sonucu, itaatkâr bir eşin, egemen eşin “gerçekliğini” kabul etmesi nedeniyle açık tartışmaların yaşanmadığı ya da eşlerin sanki aynı beyni ve vücudu paylaşıyormuş gibi davrandıkları sözde-uyumlu “biz”dir.
İlişkide yeterince “ben” yoksa ne olur? Burada kendi kimliğimizi ve yaşamımız üzerindeki kendi denetimi ve sorumluluğumuzu yitiririz. “Birliktelik gücü”nün baskın geldiği durumda enerji, diğer kişi için var olmaya ve diğer kişinin farklı düşünüp davranmasını sağlamaya harcanır. Kendi sorumluluğunu üstlenmek yerine diğer kişinin duygusal refahının sorumluluğunu üstlenme eğiliminde olur ve kendimizinkinden de diğer kişiyi sorumlu tutarız.
İlişkide yeterince “biz” yoksa ne olur? Sonuç, “duygusal boşanma” olabilir. İki insan, kişisel duygu ya da deneyimlerini paylaşmadıkları, boş kabuğa dönüşmüş bir evliliğin içinde, birbirlerinden soyutlanmış ve yalnız kalırlar. “Ayrılık gücü” egemen olduğunda taraflardan biri, ya da her ikisi birden “Sana ihtiyacım yok” tutumunu takınır; oysa bu, hiç de özerk bir konum değildir. İlişkide kavga belki az yaşanır, ama yakınlık da o denli azdır.
Uzun vadeli bir ilişkiyi yürütebilmek zor iştir, çünkü bireycilikle (ben) birliktelik (biz) arasında ince bir denge kurmayı gerektirir. Her iki yönün çekim gücü de çok kuvvetlidir. Bir taraftan, ayrı ve bağımsız bireyler olmak isteriz; diğer taraftan, başka biriyle yakınlık ve bağlantı, ya da bir aile veya gruba ait olma duygusu peşinde koşarız. Çift, iki yönden birinde dengeyi yitirdiğinde, sorun doğar.
Önemli ilişkilerimizde çatışmaya ya da anlaşmazlığa yol açabilecek yeni fikir ya da yöntemler benimsemekten kaçınırız. İçinde bulunduğumuz adaletsiz anlaşmayı görmemize izin vermeyiz.
Erkeklerin kendilerini daha güçlü hissetmelerini sağlamak için zayıf davranmayı ve kendi gücümüzden vazgeçerek erkekleri güçlendirmeyi öğreniyoruz.
Bu eski “aptal rolü oyna”, “erkeğin kazanmasına izin ver” ya da “patron oymuş gibi davran” talimatları tabii ki artık çağdışı kaldı. Ama verdikleri mesaj hâlâ, temel kural olarak pek çok kadının bilinç altında yaşıyor: Zayıf cins güçlü cinsi, zayıf cinsin gücünü fark etmekten korumalı ki, güçlü cins zayıf cinsin gücü karşısında güçsüzlüğe düştüğünü hissetmesin.
Benliksizleşme, kişinin kendi benliğinin (düşünce, istek, inanç ve hırslarının), ilişkiden gelen baskılar altında çok fazla “tartışılabilir” hale gelmesi demek. Benliği uzlaşmaya en açık olan kişi, farkına bile varmadan benliksizleşmeyi kaçınılmaz olarak yaşayabiliyor.
Öfkeyle ilgili sorunlarımızın çoğu, ilişki ile benliğimiz arasında seçim yaptığımızda ortaya çıkıyor.
“Eskisi gibi ol!” tepkisi hem kendi içimizden, hem de çevremizdeki önemli diğer kişilerden gelir. Açıkça dile getirdikleri eleştiri ya da yakınmaları ne olursa olsun, aynı kalmamızda asıl çıkarı bulunan kişilerin en yakınlarımız olduğunu göreceğiz.
Eski bir dansta diğer insanın adımlarını değiştirmesini sağlayamayız; ama kendi adımlarımızı değiştirdiğimizde dans artık aynı, önceden tahmin edilebilir modelde devam edemeyecektir.
patlamak ya da kavga etmek geçici bir rahatlama sağlasa bile, fırtına dindiğinde genellikle hiçbir şeyin değişmediğini görürüz.
Öfke enerjimizi, konumumuz ve seçeneklerimizle ilgili fikirlerimizi açıklığa kavuşturmak yerine, değişmek istemeyen bir insanı değiştirmeye ya da denetim altına almaya çalışarak harcayabiliyoruz.
Bize verilen dersler hep öfkeden korkmaya, öfkeyi tamamen reddetmeye, öfkeyi yanlış hedeflere yöneltmeye ya da öfkeyi kendimize çevirmemize yöneliktir.
Öfkemizi, kendimizi ve ilişkilerimizi açıklığa kavuşturup güçlendirmede kullanma konusunda çoğumuz yardım görmemişizdir.
Önümüzdeki gerçek sorunları açığa çıkarıp ele almayı beceremeyişimiz, kendimize duyduğumuz saygıya zarar verir.
“İyi kızlar” ve “şirretler” birbirlerinden çok farklı görünseler bile aslında, aynı madalyonun iki yüzünü oluştururlar. Her şey söylenip olduktan –ya da, söylenmeyip olmadıktan– sonra, sonuç yine aynıdır: Kendimizi çaresiz ve güçsüz hissetmeye devam ederiz. Yaşamımızın niteliği ve yönü konusunda herhangi bir denetimimiz olmadığını hissederiz.
“Hiçbir kötülüğü görmedim, duymadım, söylemedim,” deyişi, öfkelerinin bilincine varmayı ve öfkelerini ifade etmeyi reddetmek zorunda kalanlarımızın bilinçaltlarına yazılı bir kuraldır.