Değişim konusunda kararlı olmaya başladığımız anda diğerleri, suçluluk duygusu yaratma taktiklerini iki kat artırabiliyorlar. Bize “bencil”, “olgunlaşmamış”, “benmerkezci”, “asi”, “kadınsı olmayan”, “nevrotik”, “sorumsuz”, “vermeyi bilmeyen”, “soğuk” ya da “iğdiş edici” gibi adlar takabiliyorlar.
Değer ve kimliğimizin sevme ve sevilmemize bağlandığı düşünülürse, çekiciliğimizin ve kadınlığımızın sorgulanması bizi harap edebilir. Bu durumda, diğerlerinin onayını kazanmak amacıyla özür dileyen bir havayla doğru yerimize dönmek tabii ki çekici gelecektir. İşlerini değilse bile, aramızdaki, popülerlik yarışmalarını kaybetmeye yazgılı “şirret”lerin tersine, toplum “iyi kızları” ödüllendirir.
Toplumumuz kadınlara öyle bir suçluluk aşılıyor ki, başkalarına duygusal hizmet veren bir istasyon görevi yapamadığımız için kendimizi suçlar hale geliyoruz.
Öfkenin bilincine varmamızı, suçluluk duygusu ya da kendinden kuşkulanmak kadar engelleyecek hiçbir şey yoktur.
Yaşamımız pes etmekten ve idare etmekten ibaret kaldığında, başka insanların duygu ve tepkilerinin sorumluluğunu yüklendiğimizde, kendi gelişimimizi sürdürmek ve kendi yaşamlarımıza nitelik kazandırmak şeklindeki asıl sorumluluğumuzu feda ettiğimizde, ilişkiyi sürdürmek benlik sahibi olmaktan daha önemliymiş gibi davrandığımızda, öfke kaçınılmaz olacaktır.
Diğer insanların tepkilerini okumak ve tekneyi sallamamak için çok fazla çaba göstermemiz yüzünden kendi benliğimiz hakkındaki açıklığımızı yitirebilir, kendi düşüncelerimiz, duygularımız ve isteklerimizden habersiz kalabiliriz. Bu şekilde “iyi” davranmaya devam ettikçe içimizde bir öfke ve hiddet deposu oluşur.
İyi Kız” Sendromu “İyi kız” olarak nasıl davranırız? Gerçekte öfke ya da tepki uyandıran durumlarda sessiz kalırız; ya da gözyaşlarına boğulur, kendimizi suçlar veya öfkemizi saklarız.
Öfkelerini etkin olmayan şekillerde ifade edenler sonunda, öfkelenmeye hiç cesaret edemeyenler kadar acı çekeceklerdir.
Öfke duymak bir soruna işaret etse bile, öfkeyi açığa vurmak sorunu çözmeyecektir. Öfkeyi açığa vurmak ilişkideki eski model ve kuralların korunmasına, hatta bunların daha da güçlenmesine ve dolayısıyla, değişimin gerçekleşmemesine yol açabilir.
Erkeklerin yaratıp sistemleştirdiği dilimizin, kadınlara duydukları öfkeyi açığa vuran erkekleri tanımlamakta kullanılan tek bir yerici sözcük bile içermemesi ilginç bir nokta. “Piç” ya da “orospu çocuğu” gibi sözcükler bile erkekleri lanetlemektense, suçu bir kadının üstüne atıyor: anneye.
Dilimiz bile bu tür kadınları cadı, şirret, acuze, dırdırcı, erkek düşmanı ve iğdiş edici diye niteleyerek lanetler. Onlar sevemez ve sevilemezler. Kadınlıktan yoksundurlar. Kimse onlar gibi olmak istemez.
Öfkemizi dolaysız olarak ifade etmek bizi hanımefendilikten, kadınlıktan, annelikten, cinsel çekicilikten uzaklaştırır, hatta “cırtlak”laştırır.
Erkek kahramanlar inançları için savaşabilir, hatta ölebilirler; kadınlar içinse, kendi hakları adına kansız ve insancıl bir devrim yapmak bile lanetlenmeye yeter.
Hepimiz şeker ve baharat karışımıyız. Bizler besleyici, yatıştırıcı, uzlaşmacı kişiler ve devrilmek üzere olan gemilerin kurtarıcılarıyız.