Yalnızlık artık bir duygu değildi; yaşayan, itinayla nefes alan, omzuna çöreklenmiş bir yaratık gibiydi.
Gülümsemek hangi kaslarla yapılırdı? Unutuyordu.
Hem de tehlikeli bir hızla.
Hem de tehlikeli bir hızla.
Her şey ne kadar da ani olmuştu. Bir nefeslik süre...
Ve bazı kapılardan geçmek için cebindeki parayı değil, ruhundan bir parçayı bırakman gerekir.
Orası; her katında çürümüş bir devrin, her basamağında unutulmuş bir günahın saklandığı, sessizlikten örülmüş, göğe değil ölüme uzanan devasa bir pagoda.
Damak tadı arama, Leke. Sadece sıcaklık ara.
Bu devirde sıcaklık, lezzetten daha soyludur.
Bu devirde sıcaklık, lezzetten daha soyludur.
Buraya ölmek için mi geldin, yoksa benim gibi, ölümsüz olanı aramaya mı?
Toprak sadece çürütür, unutturur.
Benim işim ise hatırlamak.
Benim işim ise hatırlamak.
Kimse kendi payına düşen karanlığı ödemeden yoluna devam edemezdi.
Zira yaşam dediğin, varlıkların birbirine geçerken tükettiği görünmez hesaptan başka bir şey değildi; kimse kendi payına düşen karanlığı ödemeden yoluna devam edemezdi.
Sesi , dünyanın en güzel , en temiz melodisiydi.
O gözler, bir zamanlar ışıkla doluyken şimdi sadece hayatta kalmanın donuk, mat parıltısını taşıyordu.
Medeniyetin o incecik verniği kazındığında, geriye sadece iki tür kalır: Hatıraları yiyenler ve eti yiyenler; sen hangisisin Leke?
Sırtını yaslayabileceği bir ağaç, sığınabileceği bir kuytu yoktu. Sadece her yönden üzerine abanan boğucu duman vardı.
Bir saniye geçti.
Sonra sonsuzluk kadar uzun bir saniye daha.
Sonra sonsuzluk kadar uzun bir saniye daha.