Hatırlamak, boş bir elbisenin içinde hayalet aramaktır.
Çünkü varlık, gürültülü ve beyhude bir direnişten ibaretken nihayetinde yaratılmış her şey er ya da geç kendi sessizliğine avdet etmek zorundaydı.
Kapıyı açtığında dışarıda onu bekleyen bir dünya yoktu...
Hareketleri, paslanmış bir makinenin dişlileri gibi ağır ve mekanik bir ritimle ilerlerken...
Çünkü gözbebeklerinin ardında pusuya yatmış,sadece hayatta kalmaya programlanmış vahşi bir hayvanla yüzleşmekten özellikle imtina ediyordu.
Geçmiş, arkanda bıraktığın bir ev değil, içine düşüp boğulduğun bir kuyudur.
“Anıtkabir… zamanın ve doğanın diş geçiremediği tek yapı.”
“Atatürk… O, medeniyetin sütunları birer birer devrilirken gökyüzünü tek başına omuzlayan; zamanın, ölümün ve unutuşun yanına yaklaşmaya bile cesaret edemediği çelikten bir iradeydi.”
“İstanbul, kıyameti bir çığlık gibi; Ankara ise ölüm fermanını imzaladıktan sonra kalemini masaya bırakan bir yargıcın buz gibi sessizliğiyle karşılamıştı.”
Kusursuz bir unutmuş mu, yoksa acı veren bir hatıra mı? İnsan kalabilmek için hangisini seçerdiniz?
İnsan ismine mi benzer, yoksa isminin zıddına mı dönüşür?
Kusursuzluk, nabzın durduğu andır çünkü kainatta kaosa direnen tek mutlak nizam mezarlıktır.
Yüzünün yerindeki kazınmış boşluk, namludan çıkan mermiden daha vahşidir. mermi seni öldürür, o fotoğraf ise hiç doğmamış kılar.
Doğa merhamet etmez... Senin medeniyetin, onun dişleri arasında çürüyen paslı bir kemikten ibarettir.
Yüzlerindeki gülümseme, yıllar sonraki bu pas ve çamur dünyasında bir hakaret gibi duruyordu.
Gökyüzüne, uçan araçların süzüldüğü parlak, temiz bir geleceğe bakıyorlardı.
Çünkü sen,
Yokluğunla bile
Karanlığı ikiye bölen
En ince ışıktın...
Yokluğunla bile
Karanlığı ikiye bölen
En ince ışıktın...
Ve eğer bir yıldız yeniden yanarsa
O Yıldız gökten düşmüş Bir ışık değil
Bir kalbin
Karanlığa rağmen
Sönmemeye verdiği yemindir.
O Yıldız gökten düşmüş Bir ışık değil
Bir kalbin
Karanlığa rağmen
Sönmemeye verdiği yemindir.